Hatıra

Bir Rüşvetin Hikayesi

Alelade bir gündü. Hâkim bey sabahleyin odasına girdi. Her günkü gibi masasının üzerine yığılı dosyaları süzdü. Bu dosyaların bir kısmı yeni gelen dava dosyaları, bir kısmı incelenecek duruşma dosyaları, bir kısmı da muameleleri tamamlanmış imzalık dosyalardı. Koltuğuna oturduktan sonra ilk önce imzalık dosyalara uzandı. Önüne çekip imzalamaya başladı. Çoğu zaman yazılan müzekkereleri imzalarken yazılanlara şöyle bir göz gezdirirdi, okumadan imzalardı. Bu tabii ki iş yoğunluğundan kaynaklanan bir şeydi. Her gün ortalama yüzelli, ikiyüz evrak imzalıyordu. İmzası, el yazısıyla adı ve soyadıydı. Zamanla bu imzayı da kısalta kısalta sadece baş harflerine indirgemiş, hatta bu iki harfin bazı çizgilerinden bile tasarruf etmişti.

Bazen de okurdu. Okuduğunda da bir yanlış yakalar, düzeltilmesi için not yazardı. Hatta bir gün müdürü kendisine Hâkim bey müzekkereleri, kararları okumadan imzaladığınız halde yanlışlarımızı da bulup düzeltiyorsunuz. Bu nasıl oluyor diye sormuştu. Hâkim bey ” tecrübenin zamanla kazandırdığı bir his” demişti.

Bir hatırası aklına geldi. Küçük bir ilçede göreve başladıktan sonra bir gün kendisine göre epeyce yaşlı olan İcra müdür yardımcısı yine bir tomar imzalık evrak getirmişti. Hâkim bey evrakları imzalarken O’na da oturmasını işaret etmişti. Hiçbir zaman personeli ayakta iken evrak imzalamazdı. İmza işi bitince Müdür yardımcısı evrakları almış ve mahcubiyetle “Hâkim beyim bir abi nasihati olarak kabul edin lütfen evrakları okumadan imzalamayın. Kötü niyetli bir kimse başınıza iş açabilir” demişti. Hâkim bey kendisine tebessüm ederek teşekkür etmişti. O kötü niyetlileri Hâkim bey de duymuştu. Hatta mesleğe başlarken bir kâtip tutuklama müzekkeresine tutuklu olarak Hâkim beyin ismini yazmış ve imzalatmış diye meslektaş abileri tarafından kendisine anlatılmıştı. Aradan tam yirmi üç yıl geçmiş olmasına rağmen o huyundan da vazgeçmemiş, kötü niyetli biriyle de karşılaşmamıştı.

İmzalık dosyalar çabucak bitti. Sıra yeni dosyalara geldi. Hâkim bey onların da dilekçelerini okuyarak dosyanın arka kapağına kendince şifreli notlar alıyor, sonra tensiple neler yapılması gerektiğini bir küçük yapışkanlı kâğıda not edip dosya kapağına yapıştırıyordu. Mahkeme Kalemi de bu nota göre işlem yapıyordu. Bu dosyaları da bitirdikten sonra, bir gün sonraki duruşması olan dosyalara sıra geldi. O arada Yazı İşleri Müdürü ile bir Kâtip içeri girdiler. Elleri boş olduğunda Hâkim kendisini ziyaret için geldiklerini anlardı. Oturmaları için yer gösterdi.

Hâkim bey bu iki personelini de çok severdi. On yıldan beridir beraber çalışıyorlardı. Çalışkan ve en önemlisi dürüsttüler. Müdür, yanında Kâtip olarak çalışırken müdürlük imtihanını kazanmış ve yanından ayrılmamıştı. Kâtip de üniversite mezunu olduğu halde mübaşir olarak adliyeye girmişti. Hâkim bey o güne kadar bu mübaşir gibi işini iyi yapan bir mübaşirle hiç çalışmamıştı. Adliyede mübaşirlik erkek mesleği olarak bilinirdi. O güne kadar kendisi de hiç kadın mübaşirle çalışmamıştı. Bu mübaşir, kadın olmasına rağmen bu başarıyı göstermişti. Sonra Kâtiplik imtihanına girmiş ve birincilikle Kâtip olmuştu. Kâtipliği de mükemmel yapıyordu. Bu iki eleman, Hâkim bey için çok değerliydiler. Onlar sayesinde her seneyi birincilikle devrediyorlardı. Yani en az derdest dava ile yeni yıla giriyorlardı. 

-Hâkim bey sizinle bir konuyu görüşmek için geldik.

– Buyurun sizi dinliyorum.

– Son zamanlarda oldukça unutkan oldunuz. Rica etsek acaba bunun için doktora görünür müsünüz?

-Nerden anladınız unutkan olduğumu?

-Efendim bir dosyada şöyle yapın diyorsunuz. Dediğiniz gibi yapıp getirince de bunu neden böyle yaptınız diye soruyorsunuz. Siz böyle dediniz deyince de ben böyle bir şey demedim diyorsunuz.

-Peki elinizde böyle yaptığıma dair bir delil var mı?

Bu soruyu hiç beklemiyorlardı. Şaşırdılar. Hâkim bey devam etti;

– Siz benim usulümü biliyorsunuz. Ben ne yapılması gerektiğini kâğıda yazıp imzalayarak dosya kapağına yapıştırıyorum. Bu nota uygun işlem yapıyorsunuz. Bu işleme itiraz etsem, ben böyle bir not yazmadım desem siz haklısınız ama böyle bir durum olmadı şimdiye kadar.

– Böyle bir durum olmadı ama not yazmadığınız dosyalarda oldu.

– Not yazmadığım dosyaları bana getirirsiniz, notu yazarım. Ona göre işlem yaptığınızda benim itiraz etmem mümkün olmaz. Ama sizin hatırınız için doktora gideceğim.

– Teşekkür ederiz.

Dediler. İşlerinin başına döndüler.

Onlar odadan çıktıktan sonra telefon çaldı. Arayan yanında staj yapan bir genç avukattı. Afganistan muhaciri bir müvekkili olduğunu, bu müvekkilinin ikametinin iptal edildiğini, yeniden İl Adliyesi Sulh Ceza Mahkemesine müracaat ettiğini, hemen yenilenme kararı verilmezse sınır dışı edileceğini, 7 tane çocuğu olduğunu, çok zor durumda olduğunu, eğer bir tanıdık olsa hemen karar verilebildiğini söyledi. Sulh Ceza Mahkemesinde tanıdığı olup olmadığını sordu. Hâkim bey tanıdığı olmadığını söyledi. Ama olsa bile evrakın geliş sırasına göre Hâkimin zaten işini yaptığını, mümkün olan sürede zaten karar verileceğini, söylemeye gerek bulunmadığını söyledi. İş sizin bildiğiniz gibi değil dedi.

Genç avukat; “Sizin adliyeye bir savcı geldi. İlçe Başsavcı Yardımcısı imiş. Önceleri il Savcısı vekili idi. Belki onun tanıdığı vardır. Ona söyleyeyim mi?” dedi. “Kim?” diye sordu Hâkim bey. İsmini söyleyince; “Ben de kendisini tanıyorum. Benim de selamımı söyle” dedi.

 Yeni gelen savcıyı Hâkim bey de tanıyordu. Hoşgeldine gitmemişti. Genç avukatla konuştuktan sonra ziyaretine gitti. Konuşma esnasında “kendin mi istedin?” diye sordu. Tabi kendisinin istemediğini, bir nedenden dolayı re’sen verildiğini tahmin ediyordu. Ama soru nezaketen idi. “Hayır” dedi. “Ben istemedim. Ama rüşvet çarkına çomak soktuğum için beni vekillikten aldılar” dedi. Rüşvet çarkının nasıl döndüğünü anlatmaya başladı; “İl Adliyesinde ikamet tezkereleri Sulh Ceza Hâkimleri tarafından verilir. Ancak her biri 3.000 TL karşılığında verilir. Her gün 100 tane verse 300.000 TL eder. Tabi bunu Hâkim tek başına yiyemez. Ucu emniyet müdürlerine, başsavcıya, vekillere kadar uzanır. Ben durumu bildiğim için rahatsız oluyordum. Bu konuyu Başsavcıya açtım. Önlem almasını talep ettim. Bana delilin var mı diye sordu. Rüşvetin delili olmaz dedim. O zaman sesini kes, ortalığı bulandırma, git görevinin başına dedi. Ben de görevimin başına gittim. Ancak hemen arkasından beni vekillikten alarak buraya düz savcı olarak gönderdiler. Benden sonra da o Hâkimi değiştirdiler. Şimdi benim tanıdığım sağlam bir Hâkim görev yapıyor.” dedi. Hâkim bey hayretle dinliyordu. Çok şaşırmıştı. Elinde delil, belge olmadan, bir savcının gidip duyduğu rüşvet meselesini başsavcısına anlatmasını da yadırgadı. Delil ve belge olmadan Başsavcının da hiçbir şey yapamayacağını yılların savcısının bilmesi gerekirdi.

*****

Hâkim bey, kendilerini kıramayacağı Müdürü ve Kâtibi için Adliyenin yakınında, yürüme mesafesindeki kliniğe, Nöroloji Doktoruna gitti. Doktor bekletmeden muayeneye aldı. “Şikâyetin nedir?” dedi. Hâkim bey kendisinin bir şikâyeti olmadığını ancak personelinin şikâyeti olduğunu doktora anlattı. Doktor bey, beyin MR’ı (Manyetik Rezonans) (MR) istedi. Ayrıca Psikoloğa bir test için gönderdi. Psikolog, Hâkim beye; “önündeki kâğıtta yazılı birbiriyle alakalı olmayan top, kalem, kuş, saat, deniz, elma, zincir, kilim, taş, araba, yıldız, ova, ceket, ekmek, resim gibi on beş kelimeyi yavaş yavaş okuyacağım, siz de hemen arkasından aklınızda kalanları tekrarlayacaksınız. Bu işlemi üç defa tekrar edeceğim. Siz de her seferinde benden hemen sonra aklınızda kalan kelimeleri tekrarlayacaksınız. Kelimeleri sırayla söylemeniz önemli değil. Karışık söyleyebilirsiniz” dedi.

Bu şekilde tekrarlanan işlemin üçüncüsünde Hâkim bey on iki kelime hatırlayabildi. Psikolog durumunun iyi olduğunu, kendisinde unutkanlık olduğunun söylenemeyeceğini, zaten doktorun da MR’dan sonra kesin teşhis koyacağını söyledi.

Hâkim bey MR sonucu ile birlikte Nöroloji Doktorunu tekrar ziyaret etti. Doktor, hafızasının normal olduğunu, unutkanlık bulunmadığını söyledi. 

Hâkim bey bu teşhisi personeline de müjde olarak verdi. Böylece bu konu da kapandı.

******

Adliyenin yakınında bir cami vardır. Kubbeli, minareli güzel bir camidir. Hâkim beyin öğle vakitleri iş yoğunluğundan pek cemaate gitme imkânı olmazdı. Namazlarını kendi odasında kılardı. Ama o gün camiye gidip cemaatle namaz kılma isteğine karşı koyamadı ve gitti. Namazdan sonra yeni tayin olan Savcıya rastladı. Hâl hatır sordu. Adliyeye kadar beraber geldiler. Ayrılırken; “Ya senden bana selam getiren genç Avukatın işiyle ilgilendim ancak sonucu ne oldu bana hiç bilgi vermedi” dedi. Hâkim bey genç avukata içinden sinirlendi. Çünkü birinin işiyle ilgilenildiğinde, ilgilenen kişi mutlaka neticeden haberdar olmak isterdi. Bu aynı zamanda o kişiye verilen değerin de bir göstergesi, bir minnet, bir teşekkür ifadesiydi. Hâkim bey hemen Savcının yanında genç Avukata telefon açtı. Sebebini sordu: “Efendim ben o işi hallettim. Şu anda kararı müvekkilime götürüyorum. Bugün bu işi hallettikten sonra yarın Savcı beye uğrayacağım” dedi. Hâkim bey de bu bilgiyi savcıya aktardı ve ayrıldılar.

*****

Hâkim bey çalan telefona baktığında çok sevdiği bir arkadaşı olduğunu gördü. Başına bir iş gelmese pek aramazdı. Bu arkadaşı öğretmenlik yaptığı zamanlarda dost olduğu, çok sevdiği aynı zamanda çok saygı duyduğu, 1980 yılında, ihtilalden sonra hacca giderken Mekke-i Mükerreme’de vefat edip Cennet-ül Mualla kabristanına defnedilen muhterem bir zatın torunuydu. Bu itibarla da Hâkim beyin yanında çok değerli idi. İnşaat işiyle uğraşıyordu. Telefonda “Seninle konuşacağım bir mesele var. Eğer müsaitsen akşam benim büroya gel hem çay içeriz hem de bu mevzuyu konuşuruz” dedi. “Olur müsaidim” dedi.

Akşam, mesaiden sonra bürosuna gitti. Yanında kendi yaşlarında bir delikanlı daha vardı. Dostunun torunu; “Bu delikanlı benim çocukluk arkadaşımdır. Eşinin başına bir iş geldi. Kendisi anlatsın” dedi.

Delikanlı; “Benim kayınpederim kumaş ticaretiyle uğraşır. Eşim de babasının işyerinde çalışmaktadır. Bir gün müşterilerinden biri kendisine telefon açarak yüklü miktarda kot kumaşı bulunduğunu, müşteri bulmasını ister. Eşim de ihtiyacı olan müşterilerinden biri isterse kendisine yönlendireceğini söyler. O sıralar kot kumaşına ihtiyacı olan bir müşteri telefon eder. Eşim de kot kumaşı satan kişiyle ikisini görüştürür. Onlar da anlaşırlar. Kumaş satın alan 500 .000 TL lik bir çek verir. Kumaş satan, eşimi arayıp müşterinin sağlam olup olmadığını sorar. Eşim de şimdiye kadar bir arızasını görmediklerini söyler. Kumaşı satan, bankadan da araştırır ve çekin sağlam olduğunu tespit eder. Kumaşı verir. Ancak ödeme günü gelmeden kumaş alan kişinin işleri bozulur. Çeki ödeyemez. Kumaş satan da eşim hakkında dolandırıcılıktan şikâyetçi olur. Bir yıldır dosya sizin adliyenin savcısındadır. Geçenlerde kayınpederimi de çağırıp ifadesini almış. Kayınpederim de bu çeke ne ben ne de kızımın bir kefaleti varsa ben çeki ödeyeyim. Ama kızımın buradaki fiili sadece iki müşterisini buluşturmak olmuştur. Ben ne hukuken ne de dinen sorumlu değilim. Eğer sorumlu isem hemen ödeyeyim. Ama böyle bir sorumluluk göremiyorum diyor. Ancak Avukat babama savcı 50.000 lira istiyor eğer vermez isek dava açacağını söylüyormuş. Eşimin hiçbir kusuru olmadığı halde haklı olduğumuz bir davada neden 50.000 TL vermemizi istiyor ben anlamış değilim” dedi. Hâkim beyi aldı derin bir düşünce; daha doğrusu birçok düşünce aynı anda kafasına üşüştü. Bu olay basit bir hukuki ihtilaftı. Savcılar bu tür evrakları, şikâyetleri gördüklerinde hemen hukuki ihtilaftır gerekçesiyle takipsizlik kararı verirlerdi. Böyle rüşvet isteme olaylarında çoğu zaman Avukatlar müvekkillerine rüşvet isteniyor diye söyler, ancak aldığı rüşveti kendi yer, Savcıya vermezdi. Savcı da zaten hukuki ihtilaftır diye kararını verirdi. Kendi adına rüşvet alındığından da hiçbir zaman haberi olmazdı. Vatandaş nezdinde de Savcının adı rüşvetçiye çıkardı. Acaba bu olay da böyle bir şey miydi? Ama Savcı bu evrakı neden bir yıl bekletmişti. Demek ki O da bir menfaat peşindeydi.

Avukatınız kim diye sordu.

Avukatın ismini söyleyince bu avukat Hâkim beyin en iyi arkadaşlarından biriydi. Bu yalan söylemez. Demek ki Savcı rüşvet istemiştir diye düşündü. Evrakla ilgili telefonundaki bilgileri kendi telefonuma aktardı.

Dostuna ve arkadaşına bu olayı araştıracağını söyledi ve ayrıldı.

********

Müsait bir zamanında evrakı inceledi. Evet üç beş sayfalık bir evraktı. Müştekinin iki sayfalık bir şikâyet dilekçesi vardı. Kızın kendisini dolandırdığını belirtiyordu. Ama ne şekilde dolandırdığı, dolandırma suçunun unsurlarının nasıl oluştuğu konusunda herhangi bir açıklama yoktu. Kızın kendi ifadesi ve babasının ifadesi vardı. Onlar da olayı yukarıda izah edildiği gibi anlatıyorlardı.

O sıralar Uzlaşma Kanunu çıkmıştı. Kanuna göre savcı yaptığı soruşturma sonucunda eğer suçun işlendiğine kanaat getirirse en son Uzlaştırma Savcısına evrakı gönderirdi. Eğer anlaşırlarsa bir Anlaşma Tutanağı tutulur ve evrak ortadan kaldırılırdı. Eğer uzlaşma sağlanamazsa o zaman evrakı Soruşturma Savcısına geri gönderir, o da dava açardı. Baktığında Savcı, evrakı Uzlaştırma Savcısına göndermişti. Demek ki evraktan olayın suç olduğu, eğer taraflar uzlaşamazsa dava açacağı kanaatinde olduğu anlaşılıyordu. Hâkim bey kesinlikle olayın suç olmadığı ve hukuki bir ihtilaf niteliğinde olduğu kanaatine vardı. Ne kadar zorlansa zorlansın bu evraktan hiçbir Savcının suç çıkaramayacağından emin olduğu için Soruşturma Savcısının bu tavrının iki sebebi olabileceğini düşündü. Birincisi; bu şekilde hareketle şüpheliye korku vererek uzlaşma sırasında müştekinin alacağına kavuşmasını sağlamak. Bu da ya müşteki çok iyi dostu veya arkadaşı olması veya ondan bir menfaat temin etmesi durumunda mümkün olabilirdi. Veya yine şüpheliye korku vererek ondan menfaat temin etme durumu olabilirdi. Savcının, Uzlaştırma Savcısına evrakı gönderme yazısına baktı. Aynen şöyle yazıyordu: “Müştekiyi, bir ticari ilişki sonucu, Şüphelinin tanıştırdığı, M.K’ya verdiği çekleri tahsil edemediği, bu şekilde Dolandırıcılık suçu işlediği, hakkında kamu davası açılması için yeterli şüphenin bulunduğu, ancak suçun 5271 sayılı kanun 253. maddesi uyarınca uzlaşma kapsamındaki suçlardan olması, kamu davası açılmadan önce şüpheli ile mağdurun uzlaşmak isteyip istemediklerinin teklif edilmesi ve uzlaştırma işlemlerinin takibi için dosyanın Cumhuriyet Başsavcılığı Uzlaştırma Bürosuna gönderilmesine”

Yazı kendi içinde bile eylemin ticari ilişki olduğunu zaten belirtmekteydi. Bu şekilde evrakın Uzlaştırma Bürosuna gönderilmesi kesinlikle iyi niyetle bağdaşmıyordu.

Hâkim bey, işe el atmaya karar verdi. Çünkü ortada bir haksızlık vardı. Bir suç yoktu. Rüşvet düşünülmüyorsa, savcının cehaleti olsa bile dava açılırsa vatandaş boşuna adliyeye gidip gelecek, uğraşacaktı. İş sahibi bir kimsenin ne kadar mağdur olacağını izaha bile gerek yoktu. Önce evrakın gönderildiği Uzlaştırma Savcısının kim olduğunu tespit etti. Savcı, Hâkim beyin oda komşusu idi. Çok iyi görüştüğü, namazında, niyazında, insaflı, adil bir savcı idi. Kendisiyle hemen görüştü. Ortada iki sorun vardı. Birincisi bu olay suç muydu, değil miydi? Savcı, Hâkim beyle hem fikirdi. Hiçbir Savcı bu olayı Dolandırıcılık olarak niteleyemezdi. İkincisi; Uzlaştırma Savcısı bu evrakı Uzlaştırmacı Arabulucuya vermeden soruşturmaya yer olmadığına karar verebilir miydi, veremez miydi? Uzlaştırma kurumu henüz yeniydi. Konu tartışmalıydı. Hâkim beyin düz mantığına göre Savcılık bir bütündü ve Uzlaştırma Savcısı eğer eylemin suç olmadığı kanaatinde ise arabulucuya göndermeden soruşturmaya yer olmadığına karar verebilirdi. Bu konuda da Savcı ile hem fikirdi. Hâkim bey bu konuları önce isim ve evrak belirtmeden Savcı beyle müzakere etti ve aynı sonuca vardılar.  Sonra müşahhas olayı açtı. Savcı hemen evrakı getirdi ve inceledi. Önce çok şaşırdı. “Bu evrakı bir Savcı nasıl bir seneden fazla bekletir, aslında hemen ticari ilişki nedeniyle hukuki ihtilaf gerekçe gösterilerek soruşturmaya yer olmadığına karar verilmeliydi” dedi. Hâkim bey;

-Savcı şüpheliden 50.000 TL istiyor diye duydum. Eğer 50.000 TL alırsa evrakı geri isteyip senin dediğin gibi yapacakmış. Eğer sen hemen soruşturmaya yer olmadığına karar verirsen adamın rüşvet almasına engel olmakla bir de sevaba girersin.

Savcı; evraka dikkatlice bakarak biraz düşündü.

-Ben buna hemen ve rahatlıkla aynı gerekçeyle soruşturmaya yer olmadığına karar veririm. Ancak bu müştekiyi tanıyorum. Sürekli adliyeye gelip giden, başsavcı ile de arası iyi olan ve adliyenin ihtiyaçlarını da gideren bir adamdır. Geçen sene yine buna benzer bir evrakına soruşturmaya yer olmadığına karar vermiştim. Beni şikâyet etmişti.

-Sen onu bana bırak, ben başsavcıyla görüşürüm ve seni şikâyet etmesine fırsat vermem.

Dedi ve ayrıldı. Mevzuyu konuşmak için hemen Başsavcının makamının yolunu tuttu. Adliye öyle bir yerdir. İşi anında yapmazsan ve odana dönersen bir daha da odandan çıkamazsın. İş yoğunluğu peşini bırakmaz. Bir bakarsın ki mesai bitmiş. Şansı yaver gitti. Başsavcı odasındaydı. Sürekli görüştüğü, konuştuğu iyi bir insandı. Hoş beşten sonra olayı teorik olarak anlattı ve bu olayda savcı ne yapmalı diye sordu. “Ticari ilişki nedeniyle hukuki ihtilaf diye hemen soruşturmaya yer olmadığına karar vermeli” dedi.

-Ben de öyle düşünüyorum, ancak senin Savcı evrakı bir yıldır bekletiyor, şimdi de Uzlaştırma Savcısına göndermiş.

-Bu kimin evrakı ben ne yapabilirim.

-Senden bir şey yapmanı istemiyorum. Evrakın müştekisi filankestir. Eğer sana gelir de bu evrakla ilgili bir talepte bulunursa yüz verme, bu benim için yeterlidir.

Başsavcı biraz şaşırdı ama geri adım atmadı.

-Tabi ki ben zaten iş takip eden kimseye yüz vermem. Adalet ve hukuk neyi gerektiriyorsa odur. Ben kimsenin mağduriyetine müsaade etmem.

Hâkim bey teşekkür edip ayrıldı. Bu 50.000 TL rüşvet işinin gerçek olup olmadığını araştırma işine girişti. Önce şüphelinin avukatını çağırıp detaylı bir görüşme yapmayı düşündü. Telefon açıp randevulaştı. Saatinde geldi.

Duruşması da yoktu. Rahat rahat konuştular. Kendisine olayı anlattı. “Evet hatırladım” dedi. Zaten kızın babası da ortak arkadaşlarıydı. Hâkim bey;

-Savcı bu olay için rüşvet istedi mi?

-Evet istedi.

-Sana mı söyledi.

-Hayır bana söylemedi.

-Kime söylemiş.

-Bunu ben açıklayamam. Bizim adliye içinde aracılarımız var. Böyle durumlarda onları kullanıyoruz. “Ona eğer 50.000 TL verirseniz takipsizlik kararı veririm” demiş.

Çok samimi olduğu avukat arkadaş, “aracının ismini veremem” deyince Hâkim bey bozuldu ama belli de etmedi.

-Peki ne malum bu kişinin Savcı ile görüşmeden senden bu parayı istemediği?

-Hayır bu kişi öyle yapmaz. Mutlaka Savcı istemiştir. Savcı aracıya gerçi ben evrakı Uzlaştırma Savcısına gönderdim. Tekrar geri istenmesi de mümkündür ama biraz tuzluya gelir demiş ve aracı, ne kadar tuzlu diye sorunca da 50.000 TL demiş. Zaten Savcının öyle çalıştığını daha önceden de duymuştum.

-Sen bu parayı aracıya verme. Boşuna vermiş olursunuz. Zaten hiçbir Savcı bu evraka İddianame düzenleyemez. Düzenlese bile hiçbir Hâkim böyle bir evraka ceza veremez. Siz Avukatlar böyle yapmakla Hâkim ve Savcıları rüşvete alıştırıyorsunuz. En önce sizin yapmamanız lazım.

Diye sitem etti Hâkim bey. Arkadaşı;

-Ama bazen mecbur kalıyoruz. Kızın babası bana siz nasıl bu işi hemen çözemiyorsunuz. Madem ortada suç yok. Evrak neden bir yıldır bekliyor. İki de bir ifadeye çağrılıp rahatsız ediliyoruz. İşimiz gücümüz var diye beni sıkıştırınca ve Savcının da böyle bir menfaat peşinde olduğunu anlayınca mecbur kaldım.

Böylece gerçekten Avukatların da işinin zor olduğunu bir kez daha anladı Hâkim bey.

*******

 Öğleden sonra yeni tayin olan savcı tesadüfen Hâkim beyi iade-i ziyarete geldi.

 Karşılaştığı bu olay nedeniyle ve kendisinin de daha önce anlattığı rüşvet konusu nedeniyle Hâkim bey;

– Artık adliyeden midem bulanıyor.

– Hayırdır neden? 

Hâkim bey avukatın ismini de vererek olayı anlattı. “Ancak bana aracının ismini söylemedi.” dedi. Savcı hiç tereddütsüz; “O aracı benim” dedi.  Hâkim bey şaşırdı, şok oldu, “Ben yanlış duydum, yanlış anladı beni” diye düşündü ve;

-Olamaz, nasıl olur, ne dediğimi anlamadın galiba, savcının rüşvete aracılık yaptığını söyledi. Şimdi o aracı benim mi? diyorsun.

– Evet

– Sen nasıl böyle bir rüşvete aracılık yaparsın. Bana bir anlatır mısın? Nasıl oldu bu iş.

Hâkim bey hala savcının kendisini yanlış anladığını, bahsettiği şeyin farklı olduğunu düşünüyordu. Savcı;

– Bir gün avukat bana geldi. Durumu anlattı. “Savcı dava açma niyetindedir, çünkü dosyayı uzlaştırma bürosuna gönderdi. Acaba bir menfaat mi bekliyor, kendisiyle görüş.” dedi. Ben de kendisiyle görüştüm. Bana; “Ben o evrakı uzlaştırma bürosuna gönderdim. Geri isteyip soruşturmaya yer olmadığına karar verebilirim. Ancak tuzluya mal olur” dedi. Tuzluya mal olur derken de başparmağı ve işaret parmağı ile para sayma işareti yaptı. Ben; “Ne kadar tuzlu” diye sorunca da “50.000 TL” dedi. Ben de avukata söyledim. O da zaten bugün bu parayı veremeyeceğini, karışmamamı söyledi.

Hâkim bey sabahleyin görüştüğü ve sitem ettiği avukat arkadaşının hemen kendisine söylediklerini ilettiğini anladı. Savcıdan da midesi bulanmaya başladı. Daha birkaç gün önce rüşvetin alıp başını gittiğinden ve bunun için mücadele yürüttüğünden bahisle vekillik görevinden alındığını söyleyen savcı, rüşvete aracılık ettiğini anlatıyordu.

Hâkim bey Misafiri olan bu savcıya misafir olduğunu da unutarak;

-Sen o işe karışma, rüşvete aracılık etmek de iyi bir şey değil. Beni çok şaşırttın. Senin o avukat arkadaşa; kardeşim bu olayda suç yok, buna rağmen neden rüşvet vermeye çalışıyorsun diyeceğin yerde, aracılık yapman beni çok şaşırttı. Hem uzlaşma savcısı bu olayla ilgili zaten soruşturmaya yer olmadığına karar verir.

-Hayır, karar veremez, evrakı arabulucuya göndermek zorundadır. Eğer arabulucu aralarını bulamazsa o zaman evrakı soruşturma savcısına göndermek zorundadır.

Hâkim bey tartışmadı. “Sadece savcılık bir bütündür. Karar verebilir” dedi. Savcı gitmeye yakın;

 -Senin bana gönderdiğin stajyer avukat da geldi işini hal etmiş, bana Hâkime verilmek üzere para getirdi ama ben almadım. Beni bulaştırma, kendin götür ver dedim.

Bunu duyunca Hâkim beyin midesi daha da bulandı. Çünkü bu Savcı, Hâkim beye; rüşvetçi Hâkimin yerine gelen Hâkimin kendi arkadaşı olduğunu ve rüşvet almadığını söylemişti.  Stajyer avukat neden rüşvet götürsün, acaba aralarında ne geçti diye merak etmeye başladı. Savcı kalkıp gitti. Hâkim bey hemen genç avukatı aradı. Müsait bir zamanında kendisine uğramasını söyledi. Randevulaştılar.

*******

Hâkim beyin canı sıkılmıştı. Böyle bunaldığı zamanlarda koridora çıkar bir tur atardı. Yine öyle yaptı. Adliyenin 6 ve 7. katlarında dikdörtgen şeklinde çepeçevre, en az 500-600 metre uzunluğunda bir koridor vardı. İki tur attığında hatırı sayılır bir yürüyüş yapılmış olurdu.

 Odasından daha 50 metre uzaklaşmıştı ki yürüyen merdivenin başında bir avukat arkadaşıyla karşılaştı.  Merhabalaştılar. Avukat arkadaşı uzun zamandır görüşemediklerini söyleyerek beraber büroda bir akşam yemeği teklif etti. Güzel bir bürosu vardı. Tripleks bir villa idi. En üst kat mutfak, teras ve dinlenme salonu idi. Aşçıları vardı. Yemekleri bu aşçılar yapardı. Birkaç kez sekiz on kişilik arkadaş grubu ile burada yemek yemişlerdi. Bu yemeklerden birinde Hâkim bey bu rüşvetçi savcıyı da görmüştü. O anda o aklına geldi ve gayri ihtiyari;

-Hayır, ben bundan böyle senin yemeğini yemem.

 Avukat çok şaşırdı. Hiç beklemiyordu. Hayretle;

 -Neden?

-Çünkü sen sofranda rüşvetçilere yer veriyorsun. Ben rüşvetçilerle aynı sofrada oturmam.

Avukat daha da meraklanarak,

-Kimmiş o rüşvetçi?

Hâkim bey de Savcının ismini vermeden olayı kısaca anlattı. Çünkü merdiven başında ve ayak üstü konuşuyorlardı. Aracı savcının sözlerini naklederken parmakla para sayma işareti de yaptı. Avukat hiç tereddütsüz;

-O aracı, vekillikten gelen Savcıdır değil mi, esas rüşvetçi O’dur.

Şaşırma sırası Hâkim beye gelmişti. Ancak “odur veya değildir” demedi.;

-Onun rüşvetçi olduğuna dair delilin nedir?

-Bir gün adliyedeki odasında kendisini ziyarete gitmiştim. İçeriye bir adam geldi. “Emanetinizi getirdim” dedi ve masanın üzerine bir paket bırakıp gitti. Savcı bey yanımda paketi açtı. İçinde para desteleri vardı. Savcı beye; “Hayırdır Savcım, arabanı mı sattın?” dedim. “Hayır, ben iş takip etmiştim. Onun parasıdır, yarısını işi halleden Hâkime vereceğim yarısı da benim hakkımdır” dedi. Ben şaşırmış bir vaziyette; “Peki bu caiz midir, rüşvet değil midir?”  dedim. Savcı pişkinlikle; “Hayır, ben vekaleten bir iş takip ettim. Bir emek sarfettim. Hâkime söyledim. Hâkim de benim istediğim gibi hukuka uygun bir karar verdi, ortada bir haksızlık da yok neden caiz olmasın?” dedi, ben de “Peki bu parayı almasaydın, Hâkime de söylemeseydin, Hâkim hukuka uygun bir karar vermeyecek miydi? diye sorup tartışmadım.

-Bakın siz Avukatların işlerinizi takip için rüşvet teklif etmesi Hâkim, Savcıları da rüşvete alıştırıyor, almayı düşünmeyenlerin aklına bile rüşveti sokuyorsunuz. En büyük vebal sizin boynunuzdadır. En önce sizin mücadele etmeniz gerekir. Böyle yaklaşan müvekkillerinize de karşı çıkmanız gerekir. Müvekkillerinize biz haklıysak Hâkim karar vermek zorundadır vermezse Yargıtayı vardır, diğer hukuki yolları vardır. Eninde sonunda hakkınıza kavuşursunuz demeniz lazımdır.

-Size yemin ederim ki ben bugüne kadar hiç kimseye rüşvet teklif etmedim ve vermedim. Vermek isteyenlere de engel oldum. Ancak nüfuzumu kullandım. Haksızlık karşısında şikâyet hakkımı kullandım. Yanlış yapma eğiliminde olan Hâkimi yanlış yapmaması için çeşitli yollar denedim. Ama rüşvet asla…O bahsettiğiniz Savcı da bugüne kadar bana böyle bir imada dahi bulunmadı. Ben onun rüşvet ile iş yaptığına da inanmıyorum ancak hatır için veya bakanlıktan, yüksek bürokratlardan gelen bir rica ile iş yapabilir. Ufak tefek hediyeler de alabilir, kadın kız ayağı da olabilir. Ama rüşvet aldığına inanmıyorum.

Hâkim bey dostunun karşılıksız çek işinden de bahsetti. Ama hiç isim vermeden. Avukat hemen;

benim o işten haberim var. Soruşturma savcısı bana bir gün kızın babasını tanıyıp tanımadığımı sordu.Ben de “tanıyorum, arkadaşımdır, bir şey mi var” dedim. “Ya kızının bir dosyası var da epeycedir bende duruyor, dava açmayı düşünüyorum” dedi. Ben de “suç varsa aç” dedim. Ama bana neden babasını sorduğunu çözemedim. Fakat kızın babasına da savcının böyle söylediğini aktardım dedi. Ayrıldık.

Hâkim bey içinden; “demek ki savcı rüşvetin zeminini yoklamış ve babasına irtibat için bir haber uçurmak istemiş” diye düşündü. Hırsını yürüyüşten çıkarırcasına yürümeye devam etti.

Bu birkaç gün içinde şahit olduğu olaylar nedeniyle artık kime inanacağını şaşırmıştı. Böyle bir olay kendisine gelmeseydi bunların hiçbirinden haberi olmayacaktı. Nasıl da sanki önceden ayarlanmış gibi olayların peş peşe birbirine eklenmesine de hayret etti.

 ********

 Hâkim beyin stajyeri genç Avukat randevu saatinde geldi. Hâkim bey;

 -Ne oldu işin?

 -Savcı Beye gittim. Durumu anlattım. Kendisi bana yardımcı olabileceğini söyledi. “Ancak 3.000 liraya yapıyorlar, müvekkilini razı edebilir misin?” dedi. Önce çok şaşırdım ama mecburen “razı edebilirim” dedim. O da telefonunu çıkardı. Yine bana dönerek “mesaj yazayım mı, 3000 lira getirecek misin?” dedi. Ben de “evet” dedim ve mesajı yazdı. Bana; “ben filan Hâkime mesaj yazdım. Senin işini yapacak. Ona gidip benim selamımı söylemen kafidir.” dedi. Ben de hemen gittim. Hâkim benimle ilgilendi. Dosyamı çıkarttırdı. “Yarın gel kararını al” dedi. Ben de ertesi gün gittim. Kararı aldım. Müvekkilime götürdüm. O sıra siz telefon açtınız ve savcının yanında olduğunuzu, kendisine neden işin gidişatı ile ilgili haber vermediğini merak ediyor dediniz. Ben de size yarın kendisine uğrayacağımı söyledim. Ertesi gün de müvekkilimden üç bin lira aldım. Bir zarfa koydum. Savcı Beyi ziyarete gittim. Kendisine teşekkür ettim ve zarfı masanın üzerine koydum. “Bu ne?” diye sordu. Ben de “3000 TL” dedim. Sert bir ses tonuyla; “Al bunu çabuk beni bu işlere bulaştırma” dedi. Ben savcının bu tavrı karşısında oldukça şaşırdım. Korktum. Bugüne kadar kimseye böyle rüşvet götürüp vermemiştim. Zaten ilk istediğinde de çok şaşırmıştım. Ancak müvekkilimin zor durumunu düşünerek kabul etmek zorunda kalmıştım. Şimdi bir tutanak tutsa bir de rüşvet vermekten sanık duruma düşmek de vardı. Ben de hemen zarfı alıp çantama koydum ve oradan ayrıldım. Savcıdaki bu tavır değişikliğini çözemedim.

Ama Hâkim bey çözmüştü. Camiden dönerken, avukatın bilgi vermediğini söyleyince Hâkim bey de   hemen onun yanında telefon açmıştı. Hâkim beyin samimi konuştuğunu görünce avukatın gelip durumu Hâkim beye anlatacağından ürktü ve böyle bir tavır değişikliğine girdi. Zaten son görüşmesinde de Hâkim beye avukatın Hâkime vermek üzere para getirdiğini, ama kendisinin bu tür işlere bulaşmak istemediği için almadığını söylemiş ama ilk görüşmede 3000 lira istediğinden hiç bahsetmemişti.

 Hâkim bey;

-Sen Hâkime gidip Savcının selamını söylediğinde hiç paradan bahsettin mi?

-Hayır.

– Peki savcının almadığı o parayı götürüp kendisine verdin mi?

-Hayır. Zaten cesaret edemezdim. Hâkim bana paradan bahsetmemişti ki nasıl vereyim. Ben de parayı götürüp tekrar müvekkilime iade ettim.

-Aferin çok iyi etmişsin.

Genç avukat müsaade isteyip gitti.

     ******

Uzlaştırma Bürosu Savcısı evrakı Arabulucuya vermeden takipsizlik kararı yazdı. Karara müşteki itiraz etti. İtiraz da reddedildi ve olay böylece kapandı.

Hâkim bey bir gün Uzlaştırma Bürosu Savcısının odasına ziyarete gitti. Savcı bey;

Camiye namaza gittiğini, orada vekillikten gelen Savcıyla karşılaştığını, kendisini daha önce de tanıdığını, gördüğünde selamlaşıp hâl hatır sorduğunu, ama bu defa kendisini görünce arkasını döndüğünü ve konuşmadığını, buna çok şaşırdığını söyledi.

İkisi de neden böyle yaptığını tahmin etmişlerdi. Zaten bu olaylardan sonra Hâkim beyle de irtibatını kesti.

Hâkim bey bütün bu yaşadıklarını en gerçekçi bir şekilde, tarafsız bir gözle zihninden geçirince şu kanaate vardı. Soruşturma savcısı bu rüşveti istemişti. Ama miktarı 50.000 TL olmayabilir. Vekillikten gelen aracı Savcı kendi payını üzerine koyup Avukata söylemiştir. O arada araya girince işler bozuldu. Uzlaşmacı Savcının yürekli, temiz, çalışkan, vicdanlı ve güvenilir bir Savcı olduğuna inancı tamdı. Ona müteşekkirdi. Aynı şekilde isimsiz bir kahraman olarak görevine devam etmektedir. Böyle Savcıların sayısının çoğalmasını tüm kalbiyle temenni etti. Soruşturma Savcısının re’sen emekliliğine az bir zaman kala doğunun en uzak bir yerine tayini apansızın çıktı. Duyulduğu kadarıyla stajyer bir kadına vatsaptan cinsel içerikli bir mesaj atmış. O da şikâyet etmiş. Bir savcı böyle delilli ispatlı zamparalık yapar mı? Yapmaz. Ama Allah şaşırtır, aklını alırsa yapar. Bu utanç ona yeter. Su testisi su yolunda kırılır.

Hâkim bey meslek hayatı boyunca cezalandırılmak istenen böyle arızalı Hâkim, savcıların memleketin belli yerlerine sürgün edilmelerini de hiç anlayamadı. Hep o yöre halkının ne günahı vardır diye düşünürdü. Çünkü bu kişiler aynı işi orada da yürütüyorlardı. Zarara uğrayan, mağdur olan yöre halkı oluyordu. Hâkimler ve Savcılar Kanununda Hâkim ve Savcının işlediği bir eylem, suç olmazsa bile Hâkimlik ve Savcılık mesleği ile bağdaşmayan bir eylem ise görevden uzaklaştırma kararı verilebilir diyor. Ama böyle bir karar verildiğini hiç duymamıştı.

O aracı olan Savcının ise akıbetini takip etmedi. Mutlaka O’nun da bir şekilde yaptığının karşılığını bulacağına inancı tamdı.

Ama son olarak şu da Hâkim beyin aklına gelmiyor değildi. Tesadüfen öğrendiği bu olay gibi acaba kaç olay bu adalet dağıtan yüce kurumun içerisinde yaşanmaktaydı. Ama şuna kesin inanıyordu. İster duyulsun ister duyulmasın Cenab-ı Hak hepsini görüyor ve en uygun karşılığı vereceğine de inanıyordu.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Emin ARICI

Öğretmen, Hakim, Avukat, İlahiyatçı, Mütekaid

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu