HatıraHikaye

Sonsuzluk Kervanının İzinde

En sevdiği dostu, “Dostun köyüne gidiyoruz” müjdesini vermişti.  O günden beri hayallere dalmış gidiyordu. Beyninde, gönlünde, kalbinde en çok seyr-ü sefer eden kelime, “sonsuzluk kervanı” olmuştu. Öyle bir kervan ki yükü muhabbetti, aşktı, ilimdi, irfandı, cömertlikti, tevazuydu, güzel ahlaktı, fenâydı. Nihayeti ise bekâydı. Ezelden gelip ebede gidenlerdi. Baş kılavuz Muhammed Mustafaydı, server-i âlem, sallallahu aleyhi ve sellemdi. Katılanlar mürşid-i kâmiller, veliler, ârifler, müridan ve muhibbandı. Kaynağından aldıkları yükü, birbirlerine hiç değiştirmeden, bozmadan, hiçbir şey eklemeden konaktan konağa aktarmak ile vazifeliydiler.

Bir şairin peşlerinden gitmek için kendisini “üç ayaklı topal köpek” makamında bile görmediği sonsuzluk kervanıydı. O izi takip etmenin heyecanı benliğini sarmıştı.

Ne zaman ki böyle bir niyeti hasıl olur ise; hemen ardından gönlüne bir ferahlık, neşe ve huzur dolmaktaydı.

Nihayet belirlenen gün geldi. Kutlu yola arkadaşlarıyla birlikte çıktı. Bütün arkadaşları da aynı heyecanı hissediyordu. Birleşik kaplar misali birindeki huzur diğerine de doluyor, hepsi aynı duygularla pürneşeydi. Vasıta, huzur ile yol almaktaydı. Önce urûc başladı. Yükseldikçe yükseldi. Rakım üçbin ikiyüz iken kulaklar ağırlaştı, duymaz oldu. Sonra nüzûl, indikçe indi. Aşağı doğru vasıtanın, yüce dağların arasından uçar gibi gitmekte olduğu hissine kapıldılar. Köyler taa aşağılarda yeşillikler ve hafif sis perdesi altında görünürken ufukta ise mıntıkaya has ulu dağlar, ulu dağlar, ulu dağlar…. O dağların yamaçlarını, kayalıklarını, meşeliklerini, çalılıklarını seyre dalarken şöyle bir duygu yaşadı. Yüzyılllardır bu yoldan, O pınara giden O büyükler de Onları ziyarete giden aşıklar da bu dağ yamaçlarına nazar etmiş, tefekküre dalmışlardır. Aynı nazarların yıkadığı bu yamaçları seyrederken sanki bu nazarın kendisine döndüğünü sandı ve gönlü huzurla doldu. Geride bıraktığı hiçbir şey, aklına gelmez oldu. Arkadaşlarının da aynı duygular içinde olduğunu simalarından, hallerinden anlıyordu.

İlk durak nehir kaynağı. Dost köyüne giden nehrin kaynağı, bir mağaraydı. İçeri baktığınızda karanlık ve hareketsiz bir su görünüyordu. Bu sudan avucuna doldurup içerken o veliler ve mürşidi kâmillerin buraya uğrayıp bu sudan avuçlayıp içtiklerini tahayyül edince su tatlanıyor, ferahlık veriyordu. Halk arasında tevatür haline gelen “her cuma gecesi Kevser suyundan bir damla bu kaynağa damlatılmaktadır” sözünü hatırladı. Yöre halkı bu suyun bu nedenle şifalı olduğuna inanırdı. Mağarada durgun olan su, buradan kurtulunca büyük bir gürültüyle, bembeyaz köpüklerle kayaların üzerinden şelaleler yaparak nehir yatağını dolduruyor, hızla akmaya başlıyordu. Uzun, çileli bir yolculuğa çıktığı her halinden belliydi. Tevazu ile hep aşağı akıyordu.

Son durağı derya idi deryaya kavuştuğunda durulacak, sessizliğe gömülecek, maşuğuna kavuşmuş olmanın huzurunu yaşayacaktı. Bu suyun dervişlere bir mesajı vardı. Mahbuba ulaşmanın tek çaresi hiç durmamak, hep tevazu ile yol almaktır.

Dağ yamaçlarından aşağı kıvrılan yolları ve yeşillikler arasındaki köyleri yeşil yapraklar arasından geçerek bitirdiğinizde; çayın üzerindeki köprüyü geçtikten hemen sonra tam karşı yamaçta sonsuzluk kervanının iki âzası sizi karşılamaktaydı. Manevi bereketin ilk kapısı… Fatihalarını gönderdiler ve yollarına revan oldular.

Dostun köyüne giderken birlikte aktıkları, berrak ve gürültüyle başını taştan taşa vuran ve köpürdükçe köpüren bembeyaz köpükleri ile akan bu su “Fuzuli”nin “su kasidesi”ni hatırlatıyordu.

###

Eylemiş her katreden min bahr-ı rahmet mevc-hîz

El sunup urgaç vuzû içün gül-i ruhsâra su

***

(Abdest (almak) için (Peygamber efendimiz aleyhisselam) el uzatıp gül (gibi olan) yanaklarına su vurunca (sıçrayan) her bir su damlasından binlerce rahmet denizi dalgalanmıştır.)

***

Hâk-i pâyine yetem dir ömrlerdür muttasıl

Başını daşdan daşa urup gezer âvâre su

***

(Su (Peygamber efendimizin aleyhisselam) ayağının toprağına ulaşayım diye başını taştan taşa vurarak ömürler boyu, durmaksızın başıboş gezer.)

***

Nehirden ayrılmadan başka bir ziyaretlerinde şahit olduğu vakayı da hatırladı. Daha önceki ziyaretlerinde; nehrin kıyısındaki camide öğle namazı kılıp öyle yola devam edelim diye kararlaştırılmıştı. Abdest yeri yani şadırvan, çay kenarında yapılmış betondan bir sahanlıktı. Sahanlıkta çömeliyor ve buz gibi soğuk nehirden avuçlarını uzatıp aldıkları suyla abdest alıyorlardı. O sırada yanında abdest alan muhib “eyvah” dedi. Ne oldu diye endişeyle O’na döndüğünde gömleğinin cebindeki cüzdanını, eğilip avucuyla suyu alırken çaya düşürdüğünü gördü. “Benim kimliğim, ehliyetim, kartlarım, param bu cüzdandaydı” diye hayıflanırken içine düşen adamı bile götürecek kadar deli deli akan çay cüzdanı alıp götürmüş, cüzdan çoktan gözden kaybolmuştu. Mahbubun yolunda imtihan da vardı. Bu yolda ben de varım diyenler acaba ne kadar samimi idi? Dostun huzurunda acaba cüzdan kalbe girecek miydi? Bunda da vardır bir hayır deyip namazdan sonra yollarına revan olmuşlardı.

Ziyaretlerini yapıp akşam dönerlerken ilçede “ziyarete gidenler uğramadan gitmesinler” diye haber bırakılmıştı. Haber bırakan esnafın dükkanına uğramışlar. Esnaf, çay söylerken ziyaretçilerin meraklı bakışları arasında çekmecesinden nehre düşen cüzdanı çıkarmıştı. “Bu kime ait” demişti. Daha da meraklanarak bu nasıl olur demişler. Öğle vakti ilçenin aşağısında birkaç köylü alabalık avlıyorlarmış. Cüzdan ağlarına takılmış, tanımadıkları birine ait olduğunu görünce ziyarete gidenlere ait olduğu zannıyla getirip dükkâna vermişler. Cüzdanı suya kaptıranın, bu yoldaki samimiyeti de tescillenmişti.

Yolumuza devamla yeşillikler ve berrak sular arasından kırmızı köprüye vardılar.,.. Kırmızı köprüyü geçtikten sonra artık kutlu beldeye yönelmişsiniz demekti.

“Sakın Terk-i edepten kuy-i mahbub-i Hüdadır bu” mısraını hatırladı. Yol üstünde eskiden ermenilerin de yaşadığı bir köye vardılar. Bu köyü geçerlerken Martin’e fatiha okudular. Martin’in şöyle bir hikayesi olduğunu duymuştu. Ulu ceviz ağaçlarının koyu gölgesinin eksik olmadığı bu küçük köyde Sonsuzluk kervanının otuzdördüncü kılavuzu Hazreti Seyyid’in “rahmetullahi aleyh” Martin adında bir icarcısı (yani tarlasını ortaklaşa ekip biçen) vardı. Hazreti Seyyid, hiçbir Ermeni’ye elverip öptürmediği, eve almadığı halde bu Martin istisna imiş. Köylüler bu işe bir anlam veremiyormuş. Ama her halde işini iyi yaptığı için Hazreti Seyyid bir ayrıcalık tanıyor diye düşünüyorlarmış. Gel zaman, git zaman Martin Hastalanıp yatağa düşmüş. Bir gün gelinine “ben halsizim banyoyu hazırla banyo yapacağım” demiş. Banyo yaptıktan sonra “yatağımı şöyle çevirin” demiş. Tarif ettiği yön kıble imiş aslında ama bunu açıkça söylememiş. Yatağa girip kıbleye dönmüş ve şehadet parmağını kaldırıp kelime-i şehadet söylemiş. Ve ruhunu teslim etmiş. Meğer Müslümanlığını gizlermiş. Bunu gören oğlu “Babam bizi rezil etti, dininden döndü” diye o kadar sinirlenmiş ki; babasının şehadet parmağını kırmış. Böylece Hazreti Seyyid’in ona olan ilgisinin de hikmeti anlaşılmış.

Bu Martin’in gelini de daha sonra Müslüman olmuş ve Hazreti Seyyid’in köyüne sığınmış. Bu olayların detaylarını bu gelin anlatmış.

Vadinin sağ yamacında tablo gibi duran Dost köyüne vardılar. Bey amca diye tesmiye olunan Seyyid’in torunu kafileyi misafir etti. Siyah cam ve kalın çerçeveli bir gözlük takmıştı. O gözlüklerin arkasında saklı bir dünya olduğu hissini verirdi. Geniş alnı ve aydınlık yüzü asalet taşıyor, muhibbana itimat ve sevgi telkin ediyordu. Düşünerek ve tane tane konuşuyordu. Oturdukları odanın, babasının vefat ettiği oda olduğunu söyledi.

Vefatını anlatmaya başladı, (odanın içinde bir yer işaret ederek) “hastalık zamanında üç aydan beri buraya serili yatakta yatıyorlardı. Bir gün Kur’an-ı Kerim’i istediler. Verdik. Karıştırdı. Ben de omuzları üzerinden bakıyordum. Açtığı yerden itibaren yedi sayfa saydı. Yedinci sayfadan yedi satır saydılar. Ölümü işaret eden bir ayeti kerime çıktı. O zaman “Semi’na ve ata’na” buyurdular ve Kur’an-ı Kerimi kapattılar. Ben hemen yana çekildim. Bana dönüp “sen de gördün mü?” diye buyurdular. “Evet” dedim. Diğer gün halsiz düştüler hep “saat (ezani saat) dokuz olmadı mı? ben kendimi halsiz hissediyorum. Onun için ikindi namazını öğleye cem edeceğim” buyuruyorlardı. Yorganı üzerinden atmaya çalıştı. Ben sıcaktan rahatsız oldu diye düşündüm, yorganı üzerinden almak istedim. Birisi “kendisinde değil” dedi. O zaman ona döndüler. “Sen kendimde olmadığını mı sanıyorsun? Bu zaman kendinde olmamak zamanı mıdır!” buyurdular. Biz kendisinden kelime-i şehadetin “illallah” kısmını duyduk. İnna lillah ve inna ileyhi raci’un. Hiç dışarı çıkarmadık. Vefat ettikleri yerden birkaç tahta çıkardık ve orada yıkadık. Odanın tabanı toprak olduğu için semaverden damlayan damlalar bile alt kata damladığı halde yere dökülen sular göllendi ve hiçbir damlası aşağı gitmedi.”

Bey amca kafileye eşlik ederek, kendi tabiri ile manevi fakülte dediği tasavvuf yolunda merhale kat edenlerin sülûke girdiği odaya götürdü. O kendine has şivesiyle kelimeleri tane tane söyleyerek anlatmaya başladılar; “En fazla Üç sülûk üst üste kalınır hiç çıkılmazdı. (Bir sülûk kırk gündür) Sülûke girenlerin yemeklerinde yağ katiyyen kullanılmazdı. Darı çorbası gibi şeyler verilirdi. Yemek ve ekmekleri hiç kimseye gösterilmez, herkesin nazarından saklanırdı. Sülûkhanenin kapısına kadar götürülür, kapı aralığından verilir, onlar da alırlardı. Hazreti Seyyidin üst üste üç sülûk kalabilen bir tek talebesi vardı. Bu talebe bir gün gıdasızlıktan Kur’an-ı Kerimi göremez hale gelir. Yemek getiren hizmetçiye; “Ceviz kadar tereyağı getir, ayakkabılarıma süreceğim, fakat temiz olsun” der. Hizmetçi de ceviz kadar tereyağını bir ceviz yaprağının içine koyar, O talebeye verir. Talebe bu yağı gözlerine kuvvet versin diye yer. O gün Hazreti Seyyid civar eşrafa bir ziyafet verir ve talebenin en sevdiği yemekleri pişirtir. Ve kendisine gösterir. Ancak talebelere sülûkten çıkıp misafirlerle beraber yemek yiyebilecekleri haberi verilir. Talebeler sevinirler. Ancak Seyyid hazretleri yemeğe davetli talebelerin isimlerini tek tek saydıkları halde O talebenin ismini söylemezler. Hatırlatıldığında da ” O göz açıktır” der ve ona dönerek sen git dünkü yemeğini ye ” diye buyururlar. ” İşte onlar böyle, öyle oldular.”

Sülûkhanenin önündeki dama çıktılar. Seyyid Bey amca; burada da ” Bir gün de Talebe sülûkhanedeki bu dama çıkar ve göğsünü sabah rüzgarlarına açarlar. Bunu gören Hazreti Seyyid sebebini sorar. “Efendim vücudumdaki koku gitsin diye” cevap verir. Seyyid hazretleri;” Eğer sabah rüzgârı ile o koku çıksaydı çobanlarda hiç koku kalmazdı. O koku cilt ile et arasındadır. Ancak zikir ve ibadetle çıkar.” diye buyurur ve sülûkhaneye dönmesini emrederler.”

Sülûkhaneden kışın namaz kılınan alt kattaki camiye indiler. Caminin kıble duvarının sağ köşesinde tavana asılı bir küp gösterdiler. “Bu da Sofu Babanın Van’dan sırtında getirdiği bezir yağı küpüdür. Bezir yağı aydınlatmada kullanılırdı. O Sofu Baba ki Ağirov dağında kış vakti, insanın dayanmasının mümkün olmadığı bir fırtınada Hızır Aleyhisselam’ın “Yardıma ihtiyacın var mı” diye sorduğunda “Yoktur” diye cevap verdi. Huzura geldiğinde Hazreti Seyyid; “Hızır Aleyhisselam’ın yardımını neden kabul etmedin? kelamı kibarına karşılık “Bana sizin ışığınız yetiyordu efendim” diye cevap verir.”

Daha sonra medreseye gitmek üzere yukarı doğru çıktılar. Önde Seyyid Bey amca, yavaş yavaş adımlarla yükseliyorlardı. Medresenin önündeki ulu armut ağacının altına vardılar. Büyük bir taş vardı. Üzerine oturdular; nefeslendiler. Tatlı tatlı anlatmaya başladılar. “Bir gece rüyamda yeşil sarıklı, cübbeli bir zatın aşağıdan geldiğini gördüm. Peygamber efendimiz (Sallallahü aleyhi ve sellem) olduğu söylendi. Hemen buraya (Medresenin penceresinin önünü göstererek) bir minder serdim. Oraya oturdular. Sonra gelip bu taşın üstüne çıktılar. Taş ufaldı, küçük, küçük, nohut tanesi kadar parçalara bölündü. Uyandım. Bir gece yine şuradan yukarı doğru Efendi Seyyid’in çıktığını gördüm. Şurada karşılaştık. Beni oturttu. Mübarek çenelerini omuzuma koydular. Yanakları yanağıma yapışık vaziyette üç sefer bir şeyler okuyup yüzüme doğru üflediler. Üzerimde o kadar ağırlık hissettim ki; sanki toprağa gömülüyorum sandım.”

Medreseye girdiler. Alt katına indiler. “Burası kışlıktı. Bir gün amcam bu köşeden toprağın altından “Ya kerim Ya Kerim” diye bir ses duyar ve bir vehme kapılır. Başka bir gün medreseye gelir, köşede göçmen kıyafetli, uzun boylu bir kadının oturduğunu görür. Her halde ziyarete gelen bir misafir kadındır. Ev zannıyla medreseye girmiştir diye düşünür. “Bacım burası medresedir. Evimiz aşağıdadır. Oraya git” der. Ancak kadın hiç kıpırdamaz ve cevap vermez. İkinci ve üçüncü defa ikazına rağmen hiç kıpırdamaz. Bu defa celallenerek ikaz ederken kadın döner; “Ben bu medresenin ilk yapıldığından beri 700 yıldır burdayım. Bu medreseyi ilk yaptıran Seyyide intisab ettim. Sen beni nasıl buradan kovarsın. Ben cinim” der ve kaybolur.”

Medreseden mezarlığa doğru yavaş adımlarla inmeye başladılar. Seyyid Bey amca ile ziyaretin bereketi, anlattıkları menkıbelerin huzuru ile sanki ağaç yapraklarının üzerinden süzülerek iniyorlardı. Mezarlığın hemen yukarısındaki tarlanın bayırında bir erik ağacı gösterdiler. “Şu erik ağacını annem kendi eliyle dikti. Ona Fâtiha okuyalım.” buyurdu. Aynı tarlanın üst tarafında bir armut ağacının dibine geldiler. “İstanbul’a Seyyid Efendiyi ziyarete gittiğimizde buyurdular ki” O armut ağacının yanındaki kara eriklerin tadı, bilmiyorum sahibinin bereketiyle miydi neydi cennet meyvesinin tadını veriyordu.” Tam da eriklerin olgunlaştığı ve üzerinde bol bulunduğu zamandı.

Misafir odasının türbeye bakan damında sabah kahvaltısı hazırlanmış. Kahvaltıdan sonra Türbeye doğru ziyarete gidiyorlar. Türbeye giden patika ve su arkının hemen üstündeki tarlanın bayırında, erik ağaçlarının tarlaya doğru uzanan dallarının gölgesinde yürüyoruz. Seyyid Bey Amca erik dallarından birini tuttular ve aşağı doğru çektiler. Bir rüyalarını anlattılar; “İşte bunun gibi bir dalın üzerinde idi. Kanadı kırılmıştı. Çok halsizdi. Yakaladım. Götürüp keseyim diye düşündüm. Kuş çok halsiz ve yavaş bir sesle “İmam-ı Rabbani hatırına beni bırak” dedi. Şaşırmıştım. Hemen bıraktım”

Tarladan aşağı mezarlığın içine indiler. Hazreti Seyyid ve babalarını (rahmetullahi aleyh) ziyaret ettiler. Daha sonra mezarlığın elli metre kadar aşağısına indiler. Herhangi bir mezar taşı görünmüyordu. Ama Fâtiha okudular, iki büyük taş gösterdiler. Biri devrilmiş idi. “Buraya yedi yüz yıl önce gelen Seyyid dedemizin mezarı o taşın hemen yanında idi. Sanırım benden vazgeçin dedi ki taş türbenin üstüne devrildi ve türbeyi kapattı. Aşağıdaki taşı görüyor musunuz? O taşın üzerinde bir çukur vardı ve yağmur suyu toplanıyordu. Hastalar şifa niyetine götürüp içiyorlardı. Şimdi çatlamış, o çatlağı yeni görüyorum. Her halde buralarda tebeddülat yapıyorlar” dedi. Dönerken “Hazreti Seyyid, ilk gelen dedemiz Seyyid kadar seri’ül himmet bir veli yoktur. Ondan sıkışık zamanlarında yardım isteyene hemen yardım eder” dedi.

Dönüş yolunda köyün deresine indiler, köprüye doğru yol alırken “Bir gün bu derenin kenarında bir gölgelikte uyuyordum. 12-13 yaşlarında idim. Rüyamda Efendi Seyyid’i gördüm. Molla Ahmet Cezerinin şu beytini okudular.

“Were saqi heta kengi Bişuyin dil jı vi jengi.” manası;

Ey aşk şarabının dağıtıcısı ne zaman geleceksin,

Kalbinden bu pası ne zaman sileceksin.

Bir müddet sonra amcam ile İstanbul’a Efendi Seyyid’i ziyaret etmek nasip oldu.” dedi.

Sonsuzluk kervanının izini takip ederken O manevi duyguyu tadabilmek için o büyük âlim ve velîlerin yaşadığı, bastığı, nazâr ettiği yerleri görmek lâzımdır. Bu duyguyu sözle anlatmak pek de kolay değildir.

——-

Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.

Emin ARICI

Öğretmen, Hakim, Avukat, İlahiyatçı, Mütekaid

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Başa dön tuşu