
Londra, sabahın puslu ve serin havasıyla karşıladı beni. Hatta yalnızca karşılamakla kalmadı, sisin bütün Batı Avrupa’yı etkisi altına alması sebebiyle İstanbul’dan kalkışımı da bir buçuk saat geciktirdi. İstanbul havalimanından üç buçuk saatlik bir uçuşla Londra Heathrow Havalimanı’na iniş yaptım. Yolculuk beklediğimden rahat geçmişti; üç kişilik sırada sadece iki kişi olduğumuz için ortada boş bir koltuk vardı. Uçak yolculuklarında sık sık denk gelen bu talih hoşuma gitse de, keşke hayatın başka alanlarında da böyle yüzüme gülseydi, diye iç geçirmeden edemedim.

Yolcular arasında farklı milletlerden insanlar vardı ama o kulağımı kemiren aksan her yere yayılmıştı; çoğunun Amerikalı olduğu aşikârdı. Yanımdaki Matt de onlardan biriydi, Amerika’nın güneyinden, Alabama’ya dönüyordu. Antalya’da saç ektirmiş, İstanbul’da birkaç gün gezmiş ve şimdi evine dönüyordu. Kafasındaki bandana ve kel başındaki kızarıklık, neden benimle aynı uçakta olduğunu daha “Ne için Türkiye’ye geldiniz?” sorusunu sormadan ele veriyordu. Biraz sohbet ettikten sonra İstanbul’u çok beğendiğini söyledi; özellikle yemeklerini ve şehrin enerjisini öve öve bitiremedi. Önünde Londra üzerinden bir aktarma ve 12 saatlik bir uçuş daha olduğunu öğrenince, ister istemez içimden bir “vah vah” geçmedi değil.

Britanya Havayollarının “cömert” ikramı olan bir adet bisküvi ve küçük bir şişe su ile 3 buçuk saatlik uçuşu, üzerine bir buçuk saatlik rötarı geride bırakmıştım. Kafam biraz rahattı ne yalan söyleyim. Zira havalimanından çıktıktan sonra en fazla 15 dakikalık bir metro yolculuğu ve 10 dakikalık bir yürüyüşten sonra kalacağım yere ulaşıp hazır sofrada kahvaltımı edecektim.
Uçak pistte fazla oyalanmadan kapıya yanaştı. Britanya pasaportumun avantajıyla pasaport kontrolünden hızla geçip bagajımı almam, ardından metro durağına varmam toplam 20-25 dakikayı bulmadı bile.
Dünyanın ilk metrosu: London Underground
İçimde tatlı bir heyecan vardı zira tam 5 sene sonra doğduğum toprakları, çocukluğumu geçirdiğim sokakları ve uzun zamandır görmediğim akrabalarımı ve arkadaşlarımı görecektim. O sokaklarda yürürken, çocukluğumun hatıraları bir film şeridi gibi gözlerimin önünden geçecekti.

Havalimanında, yerdeki işaretleri takip ederek bineceğim Piccadilly hattını buldum. Londra’da, Türkiye’deki akbille aynı işlevi gören Oyster kartını almak için makineye yanaştım. Nakit ödeme yapabileceğimi sanıyordum, ama yalnızca kartla ödeme yapılabiliyordu. Türkiye’deki kartımın burada geçip geçmeyeceğini kestiremezken, birkaç denemeden sonra Oyster kartı almayı başardım. Kısa bir uğraştan sonra, İngiltere’de sıcak paranın yerini tamamen kredi kartlarına bıraktığını öğrenmiş oldum.
Durağa adım attığımda, hafızamın en kuytulardan, tozlanmış köşelerinden çocukluğumun hatıralarını çekip çıkarmaya çalışarak, mavi şeritli Piccadilly Hattı’nı beklemeye başladım.

İlk Darbeyi Metrolardan Yedim
Metro geldiğinde ise bu şehirdeki ilk darbemi yemiştim. Her yan kir pas içindeydi. Yerlerdeki toz artık tabaka olmuş, koltukların o meşhur mavi döşemesi kararmış, adeta “Üzerime oturursan vebali sana” diye fısıldıyordu.

İnsanın aklından şu da geçiyor doğrusu: “Şu koltuklara oturduktan sonra, üzerimizdeki ile necasetten taharet kaidesine göre namaz kılsak, sahih olur mu acaba?” Sonrasında bu durumu insanlar arasında sohbetini geçirdiğim vakit, bana Londra’nın klasik eski görünümünü korumak istiyorlar gibi Türkiye’de asla geçerliliği olmayan bir bahaneyle cevap verdiler.
Nihayet birkaç durak sonra inip evvela kahvaltımı etmek sonra da dinlenmek için yürümeye başladım. Sokakların her bir kaldırım taşındaki hatıralar bağırıyordu adeta.

İlk birkaç günüm biraz dinlenmeli biraz da gelen giden, arayan soran akrabalarla geçti.
Cuma Namazı
Londra’daki seyahatten bahsederken “Cuma namazı ne alaka?” diyebilirsiniz ama bu hususa ayrıca değinmek isterim. Seyahatim boyunca toplam beş Cuma’ya denk geldim. Bunlardan birini ekseriyeti Türk olan bir mescitte, diğer dördünü ise Pakistan kökenli cemaatin olduğu mescitlerde kıldım.
Pakistan mescidinde İmam efendi, hutbede sonradan Arapça okuyacağı metni önce Farsça bir vaazla özetliyordu. Vaazın bir kısmı İngilizce, bir kısmı ise Farsçaydı. Londra sokaklarında zaten Hintçe, Nepalce, Lehçe, Rusça, Arapça, Türkçe, Almanca kulağınıza çalınıyor. İnsan zamanla, okulda, işte, sokakta karşılaştığı insanların aksanından, tipinden, konuştuğu kelimelerden hangi dili konuştuklarını sezme kabiliyeti kazanıyor.

İşte o vaazı dikkatle dinlediğim Pakistan mescidinde, hutbe sonrası bir-iki kırık dökük Farsça cümleyle Türkiye’den geldiğimi anlatmaya çalıştım. Sonra İngilizceye geçtik. Sohbet sırasında Ehl-i Sünnet olduklarını, Hanefi-Maturidi çizgide bulunduklarını dikkatle altını çizdiler. Çocuklara, kızlara yönelik ücretsiz ilim dersleri de verdiklerini söylediler.
Dikkatimi çeken bir başka şey de, İmam efendinin elinde asa ile hutbeye çıkmasıydı. Türkiye’de nadiren karşılaştığımız bu usulü burada birkaç farklı mescitte daha gördüm. Cuma namazı, burada yalnızca bir ibadet değil; dillerin, milletlerin, niyetlerin aynı safta buluştuğu bir vakit gibiydi. O mescitte saf tutarken, Londra’nın kozmopolitliğini tabelalardan, reklamlardan değil; iliklerime kadar hissederek anladım.
Cambridge Camii
Bir gün dayımın teklifiyle, sabah erken saatlerde Londra’nın kuzeyinde yer alan Cambridge şehrine gittik. Orayı asıl merak etme sebebim, 2019 yılında bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından açılan ve mimarisiyle dikkat çeken Cambridge Camii idi. Yapımında birçok uluslararası vakıf katkı sağlamış; Türkiye Diyanet Vakfı da bu projeye ciddi destek vermiş.

Bu camii, aynı zamanda Avrupa’nın ilk çevre dostu camisi olma unvanına sahip. Doğal havalandırma sisteminden tut da güneş panellerine, hava kaynaklı ısı pompalarından yağmur suyu arıtma sistemine kadar birçok çevreci teknolojiyle inşa edilmiş. Çatıya yerleştirilen ışıklıklarla da içerinin aydınlatma ihtiyacı azaltılmış. Yeşil çatı uygulamasıyla da binanın doğayla uyumu sağlanmış. Kim tarafından yönetiliyor, hangi cemaatle ilişkili, doğrusu bilmiyorum.
Abdest alma bölümü oldukça temiz ve estetikti. El kurutma makinesi her yerde karşımıza çıkıyor zaten ama ilk defa bir camide ayak kurutma makinesiyle karşılaştım, doğrusu şaşırdım. Vaktimiz kısıtlıydı; içerideki cemaatle tanışma ya da sohbet etme imkânı bulamadan, yalnızca öğle namazını eda edip ayrıldık.

Az çok hüsn-i hat merakım olduğundan içerideki levhaları dikkatle inceledim. Fakat beni şaşırtan şey şu oldu: Ehl-i Sünnet ve’l-Cemaat’in işaret taşları sayılan Hulefa-i Raşidîn hazeratının, Hazreti Hasan ve Hüseyin’in isimlerinin yer aldığı tek bir hat levhasına rastlamadım. Mihrabın üstünde yalnızca “La ilahe illallah Muhammedün Resulullah” yazıyordu. Diğer levhalarda ise genellikle birlik, kardeşlik ve barış vurgulu ayet-i kerimeler ve hadis-i şerifler işlenmişti.
Bu tercihin arkasında yatan şeyin ne olduğunu kestirmek zor değil. Özellikle Türkiye Cumhurbaşkanı tarafından açılmış olan bir camide nasıl olur da bu isimler olmaz. Konu İngiltere’de olunca her şey düşünülebilir.

“Birlik beraberlik”, “hepimiz kardeşiz” gibi güzel ama içi boşaltılmış sözlerin arkasına sığınıp, aslında bir mezhepsizleştirme çabası gibi gözüküyor. Farklılıkları yok sayarak, geçmişi ve kökleri görmezden gelerek oluşturulan bu nötr görüntü, ilk bakışta hoşgörü gibi dursa da aslında İslam’ın asli damarlarını törpüleyen bir yaklaşıma dönüşüyor.
Kimi isimlerin özellikle yok sayılması, tarihî şahsiyetlerin silinmesi tesadüf değil diye düşünüyorum.
Büyük Britanya: Coğrafya, Dil ve Kimlik
Birleşik Krallık; kuzeyde başkenti Edinburgh olan İskoçya, batıda Cardiff’in başkentliğini yaptığı Galler, kuzeybatıda Belfast’ın merkez olduğu Kuzey İrlanda ve nihayetinde tüm krallığın da payitahtı olan Londra’yla birlikte İngiltere’den müteşekkildir..
Britanya adı ise, kökeni eski Yunanca ve Latinceye dayanan “Britannia” kelimesinden gelir. İlk olarak Antik Yunanlılar adalara “Prettanik nesoi” yani Prettan adaları derdi. Bu isim, bölgede yaşayan halkın bedenlerini boya ya da dövmeyle süslemelerinden ötürü verilmişti. Daha sonra Romalılar bu ismi Latinleştirerek “Britannia” şeklinde kullanmış, zamanla bu ad günümüze “Britanya” olarak ulaşmıştır.
Galler’de, İngilizceye ek olarak Galce lisanı da yaygın şekilde kullanılmaktadır. Yeni tahta geçen Kral Charles da Galler Prensi unvanını aldığı dönemde bu dile olan saygısını göstermek, siyasi bir jest amacıyla Galce öğrenmiş ve halka bu dille hitap etmiştir. Diğer bölgelerde ise İngilizce, farklı bölgelerde gelişmiş 30’dan fazla muhtelif ağız veya şiveyle konuşulur. Amerikan İngilizcesi ile Britanya İngilizcesi karşılaştırıldığında ise, Britanya İngilizcesi’nden kasıt genellikle Londra’nın ve çevresinin ağzıdır; bu da standart kabul edilen ve medyada sıkça kullanılan aksandır.
Londra’nın Yeşil Yüzü: Park ve Bahçeler
Britanya hakkında biraz malumat verdikten sonra seyahat yazımızın esasına geri dönelim. Londra zamanında öyle bir stratejiyle planlanmış ki, şehrin görkemli binaları arasında park ve bahçelerden hiç ödün verilmemiş. Mesela, dünyanın en meşhur parklarından biri olan Hyde Park, Londra’nın tam kalbinde, yaklaşık 350 dönümlük bir arazi üzerinde yer alır.
Şahsen küçüklüğümden beri ailemle, akrabalarımla hava almayı en çok sevdiğim yer ise Richmond Parkıdır. Bu seyahatimde de ilk fırsatta oraya uğradım. Batı Londra’da şehir merkezinden biraz uzak, doğayla iç içe, geniş çayırlarda yürümek, ormanın içinden geçen patikaları keşfetmek bana çocukluğumu hatırlattı. Hâlâ geyikler serbestçe dolaşıyor, gölgeli ağaçların altında sessizce uzanabiliyor insan. Çocukken geyik göreceğiz diye dikkatle gözlerimizde her ağacın altını süzerdik.

Orada bulunan kafesinde oturup şehrin manzarasını seyreden bir noktada kahvemi yudumladım. Londra ne kadar büyük ve hareketli olursa olsun, insanın içine nefes gibi çekebileceği böyle köşeleri varsa, yaşanılır bir şehir demektir. Şehrin doğasına kendini kaptırıp ev geçimini düşünmezseniz tabi…
Ziyaret ettiğim başka bir park ise 15,800 dönüm üzerinde kurulmuş Windsor Great Parkı dahilinde bulunan Savill Gardens ve Virginia Water parklarıydı. Çok sevdiğim bir tanıdığım sayesinde ücretli olan bu parklardan ücretsiz olarak bir-iki defa faydalanmıştım. “Her yer yeşil, ağaç çiçekmiş işte… Neden uzattın?” diyebilirsiniz ama benim hoşuma giden şey şehrin yeşil ile olan harmanıydı.

Her mahallede mutlaka çocukların, gençlerin ter atabilecekleri büyük parklar mevut. Mübalağa etmeden söylemek gerekirse neredeyse her mahallede Gülhane parkı büyüklüğünde yeşil alanlar vardır. Şehrin yeşil ile bir bütünlükte olması insanların doğa içinde araçlarla değil de 5-10 dakikalık yürüyüşlerle ailesiyle birlikte vakit geçirecek bir yer sağlamaktadır. İstanbul’da yürüyüş faaliyetinin popüler olmasının bir sebebi de belki yeterli alanın bulamadığındandır. Tecrübe ettiğim kadarıyla Londra’da 80 yaşındaki amcalar teyzeler bile günlük yürüyüşlerinden ödün vermezken İstanbul’da hiçbir yaşta yürüyüşe çıkma mevzu bahis değildir.
Londra’da Ulaşım
Londra’da ulaşım deyince ilk akla gelen şey, şehrin neredeyse her köşesine uzanan o meşhur metro ağı: London Underground, halk arasında “Tube” deniliyor. Dünyanın en eski metrosu olmasıyla övünüyorlar ama bu “eski” kısmı bazen oldukça gerçek anlamda hissediliyor. Bazı hatlar öyle dar, havasız ve karanlık ki, özellikle gece sessizliğinde inip binmek cesaret istiyor. Ama hakkını da yememek lazım; dakiklik konusunda fena değiller, tabii grevde değillerse.
Metro dışında, Londra’nın simgelerinden biri hâline gelmiş olan kırmızı çift katlı otobüsler var. İlk başta yalnzıca turistik gibi dursa da aslında şehir içi ulaşımda oldukça iş görüyor. Üstelik otobüslerde mesafe farkı yok, yani iki durak gitsen de on iki durak gitsen de ücret aynı. Bu da özellikle kısa mesafeler için çok avantajlı. Tek dikkat etmen gereken şey: nakit geçmiyor. Ya Oyster Card, ya temassız kredi kartı ya da telefonla ödeme yapman lazım.

Merkez bölgelerde bu otobüslerin çoğu artık elektrikli ya da hibrit. Zaten dizel araçlar şehrin merkezine giremiyor, girse de ağır vergi ödüyor. Bu yüzden merkez zonelerde sessizce süzülen otobüsler görmek normal. Motor sesi yok, egzoz dumanı yok; çoğu zaman yanından geçtiğini fark bile etmiyorsun. Londra Belediyesi, hava kirliliğiyle mücadele için bu geçişi hızlandırmış. Eski model araçlar hâlâ aralarda çalışıyor ama ağırlık artık Londra’da elektrikliye verilmiş durumda.
Oyster Card, bizdeki İstanbulkart gibi bir ulaşım kartı. Metroda, otobüste, hatta banliyö trenlerinde geçiyor. Ama artık bu kartı almadan da rahatça gezmek mümkün; çünkü çoğu turnike ve otobüs cihazı temassız kredi kartlarını ve mobil ödeme sistemlerini de kabul ediyor. Yani telefonunu ya da kartını okutup geçebiliyorsun. Hatta akıllı saatlerle bile ödendiğini gördüm. Metroda fiyatlar saatine ve geçtiğin bölgeye göre değişse de, sistem günlük bir sınır koyuyor; o limiti geçince artık ekstra ücret alınmıyor. Yine de turistsen, ilk birkaç gün biraz kafan karışabilir.

Londra yürümeye de çok uygun bir şehir. Kaldırımlar geniş, yollar genelde dümdüz. Haritaya bakıp beş dakikalık mesafeyi yürüyeyim dersin ama bazen on beş dakikaya çıkar, hele bir de yanlış çıkıştan çıktıysan. Yine de metro kalabalığına karışmaktansa ara sokaklarda kaybolmak bazen daha iyi geliyor insana.
Kitapçı
Size kitapçıda yaşadığım bir mevzuyu aktarmak isterim. Bir gün bir yemeğe katılmak üzere bir alışveriş merkezine gittim. Daha vaktim olduğundan bir kitapçıda biraz oyalanmak istedim.
Raflarda gördüğüm kitaplar beni dehşete vahşete düşürdü. Nerede popüler kültürün dayattıkları, fantastik, ejderhalı, uçan kaçan yaratıkların bahsedildiği parlak ciltli kitaplar varsa, tüm katta büyük bir yer kaplıyordu. Arz-talep meselesi diyebilirsiniz belki.
Bir bölümünde de hep kişisel gelişim kitapları vardı. Benim gözüm edebi eserleri arıyordu. Nerede Edgar Allan Poe’nun meşhur Raven şiirini ve hikâyelerini ihtiva eden kitaplar? Hadi o Amerikalıydı, peki nerede büyük puntolarla “Charles Dickens kitapları bu rafta bulunuyor” diye yer gösterici tabelalar? ‘Meşhur şairimiz William Shakespeare burada!’ diye çağıran yoktu.
Nihayet, belki 50 stant içinde bir stantta, çok da gösterişli olmayacak şekilde “Classic Books (Klasik Kitaplar)” yazıyordu. Orada evet, bu meşhur yazarlar vardı ama öyle ciltlenmişlerdi ki, okunmak için değil de rafı süslemek üzere basılmış gibilerdi. Fiyatları da diğer kitaplara nispetle pahalıydı.
Orada gözüm dünya edebiyatından farklı yazarları da aradı. “Dostoyevski ve Tolstoy yoktu!” Birkaç arkadaşımla kurmuş olduğumuz ve haftalık İngilizce olarak edebi eserler üzerine mütalaalar yaptığımız bir kulüp kurmuştuk İstanbul’da. Bu kitap kulübünde Dostoyevski’den ve Gogol’den eserler okumuştum. İngilizcesini temin edemediğimden hep PDF üzerinden okumalar yapıyordum.
İngiltere’ye gitmişken birkaç eserle dönme düşüncesinde olduğumdan, hemen yanımdaki akrabama neden burada Dostoyevski ve Gogol olamaz diye sordum. Hiç beklemediğim bir cevap aldım: Dostoyevski’nin bir Rus olduğu ve Putin’in bugün Ukrayna’da katliam yaptığını, nasıl Rus edebiyatına ilgi duyabilir mişim gibi taassup dolu bir cevap!

Zaten başka yerlerde de aynı tavırla karşılaşmıştım. O anda anladım ki, İngiliz halkına Rus düşmanlığı medya eliyle ciddi biçimde işlenmiş. Ve bu sadece edebiyatla da sınırlı değil.
Demokrasinin Beşiği: İfade Özgürlüğü mü, Seçici Sansür mü?
İngiltere gibi “demokrasinin beşiği” olarak anılan bir ülkede, devletin menfaatine göre sansürün dibine kadar uygulanabileceğini gözümle gördüm. Yukarıdaki Rus meselesi gibi, Gazze’de yaşananlar da ya görmezden geliniyor ya da çarpıtılarak sunuluyor.
Londra’da bu konuyla ilgili yapılan yürüyüşlerde pek çok kişinin gözaltına alındığını, bazı alanlarda kısıtlamaların uygulandığını haberlerde görmüş, çeşitli kaynaklardan okumuştum. Polis adeta bahane arıyor gibiydi. Aynı ülkede, ertesi gün “iklim için farkındalık” adı altında yapılan yürüyüşlerde ise rengârenk pankartlar, gökkuşaklı bayraklar, bağır çağır sloganlar, kapatılan yollar… Herkes özgürce dolaşıyor.
Söz konusu çevre ya da ‘pembiş’ konular olunca sorun yok; ama Filistin bayrağı taşıyıp adalet istediğinde işler değişebiliyor.
Bazı yürüyüşler öylesine afaki ki, içeriği boş, gösterisi bol. Ne bileyim, “Okyanusta plastik pipetler balinalara zarar vermesin” gibi sloganlarla insanlar sokaklara dökülüyor. Kimse müdahale etmiyor. Ama iş Gazze’ye, savaşlara, ölümlere gelince; devletin tahammül sınırı birden daralıyor.
Bu seçici özgürlük anlayışı, Batı’nın “ifade hürriyeti” söylemini sorgulatıyor insana. Gerçek meseleler konuşulmasın diye, yan meselelerde özgürlük alanı açılıyor. Böylece sistem hem “herkes fikrini söylüyor” havası yaratıyor, hem de esas meseleleri sıkı denetim altında tutuyor.
Londra’da Ukrayna Sevdası
Biraz önce Rus düşmanlığından bahsetmiştim. Bu düşmanlığın nedenini anlamak için çok da Uluslararası İlişkiler mütehassısı olmak zorunda değiliz. Londra’da Ukrayna için aynı Türkiye’de Gazze için nasıl kamuoyu oluşturuluyor da aynısı Londra’da Ukrayna için geçerli. Hükmet kaynaklarına göre savaşın ilk çıktığı 2022 senesinde Ukraynadan 218.000 civarı insan İngiltere’ye iltica etmiş.


Yollarda, otoparklarda sıkça Ukrayna plakalı araçlarla karşılaşmak mümkün. Kamu binalarında, sokak tabelalarında hatta başbakan ofisi olarak bilinen meşhur Downing Street’teki binalarda İngiliz bayrağının yanında hep Ukrayna bayrakları asılı. Bu da Ukrayna devletinin İngiliz abileriyle ne kadar çok birlikte hareket ettikleri anlaşılıyor.
Bu satırları yazdığım günlerde de Ukrayna Devlet Başkanı Zelenski Amerika’dan adeta azar işitip apar topar Londra’da bir toplantı gerçekleştirmişti.
Bir Müze Şehri: Londra
Londra’ya gelen birinin elinde harita olmasa bile yolu eninde sonunda bir müzeye düşüyor. Şehirde o kadar çok müze var ki, bazen nereye bakacağını şaşırıyor insan. Sanat, tarih, bilim, doğa, ne ararsan var. Üstelik çoğu müzeye giriş ücretsiz. Bu da güzel tabii ama bedava olmanın bir bedeli var; içerisi çoğu zaman okul gezileriyle dolup taşıyor. Kendini bir anda defterli, üniformalı çocuklar arasında sıkışmış hâlde bulabiliyorsun. Kalabalık biraz yorucu olsa da, böylesine zengin koleksiyonlara para vermeden ulaşabilmek yine de büyük nimet.
British Museum
Şehrin tam kalbinde yer alan British Museum, belki de Londra’nın en bilinen duraklarından biri. Eserler gerçekten etkileyici; Antik Mısır, Mezopotamya, Roma, Yunan… Ne ararsan var. Ama ister istemez şu da geçiyor insanın içinden: “Bu kadar taş, toprak, heykel buraya nasıl geldi acaba?” Her eser bir hikâye anlatıyor ama çoğu hikâye “biz şuradan aldık, buraya getirdik” diye başlıyor. Eserlerin güzelliğiyle, onları sergileyen sistemin kibri arasında kalıyorsun. “Bu eser buraya getirilirken acaba kaç kişinin canı yandı?” demeden duramıyorsun.
Demeden edemeyeceğim; British Museum’da dolaşırken başın dönüyor, bacaklarına ise kara sular dökülüyor. Kaç saat geçirdiğimi ve eve gidince nasıl uyuduğumu hatırlamıyorum bile.

Milli Galeri
National Gallery, yani Milli Galeri, Trafalgar Meydanı’nın kıyısında, tablolarla dolu geniş bir bina. Van Gogh’un ayçiçekleri, Rembrandt’ın fırça izleri, Leonardo da Vinci’nin narin çizgileri… Hepsi burada, üstelik girişi de bedava.

Bilime meraklıysan Science Museum fena değil, hele çocuklarla gideceksen eğlenceli bölümleri var. Yanındaki Natural History Museum da dinozor iskeletleriyle meşhur. Sessizlik arıyorsan zor. Biz çocukken bu müzelere her sene mutlaka okul gezisiyle beraber tüm okul gelirdik. Gördüm ki bu adet hâlâ devam etmekte.
Hoşuma giden bir şey ise 6-15 yaş arası okul çocuklarının ellerinde defterleri, her adımı yazıp sonra da okullarında bunlardan imtihana tabi tutulurlar. Ben de Londra’da ilkokul okurken böyle bir etkinlik yapıp imtihana tabi tutulduğumuzu hatırlıyorum. Manasız geziler yerine geri bildirim sağlayacak gezilerin yapılması ne kadar faydalı bir şey.
Modern sanatı merak edenler için Tate Modern, garip ama ilginç bir yer. Kimileri bayılır, kimileri “bu da sanat mı şimdi?” der, zevk meselesi. Eski bir santral binasına kurulmuş, içi geniş, ferah ama bazen anlamsız boşluklarla da dolu. Dali’den Picasso’ya kadar birçok ustanın eserini barındırıyor.

Daha sade, daha tarihî bir şey arayanlar için de Victoria and Albert Museum, sanat, tasarım ve zanaat meraklılarına hitap eden geniş bir seçkiye sahip.
Londra’daki müzeler, sadece bilgi verip geçmiyor; insana dönüp bir şeyleri sorgulama fırsatı da sunuyor. Kimisi gerçekten etkiliyor, kimisi sadece kalabalığın arasında vakit geçirmiş hissi bırakıyor. Ama şu kesin: Bu şehirde müze gezmek, bazen bir şey öğrenmekten çok, gördüklerini nasıl yorumladığınla ilgili bir tecrübe haline geliyor. Yani müzeden çıkınca aklında kalan şey, belki bir heykel değil de, onun oraya nasıl ve neden geldiğine dair bir soru oluyor.
Trafalgar Meydanı
Yazı biraz uzayacak belki ama Londra’dayken öğrendiğim bir şeyi size satmak isterim. Şehrin tam ortasında, insanların fotoğraf çekilmek için sıraya girdiği o meşhur Trafalgar Meydanı var ya… İşte onun isminin aslında bize ne kadar tanıdık geldiğini öğrendiğimde bayağı şaşırmıştım.
Trafalgar, 1805’te İngilizlerin Amiral Nelson komutasında Fransız ve İspanyol donanmalarını bozguna uğrattığı bir deniz savaşıymış. Meydan da adını İngilizlerin Trafalgar Burnu ismini verdikleri yerdeki bu savaştan alıyor. Ama asıl hoşuma giden şey, bu ismin kökeni oldu. Meğerse “Trafalgar”, Arapçadan gelen “Taraf al-Garb” ifadesinden türemeymiş. “Taraf” bildiğimiz yön demek, “garb” da batı. Yani düpedüz “batı tarafı” demek aslında. Bizim dilde hâlâ yaşayan iki kelime, Londra’nın göbeğine meydan adı olmuş.

İnsan bazen bir kelimenin peşine düşünce altından koca bir tarih çıkıyor. Diller de insanlar gibi aslında: göç ediyor, değişiyor, başka dillere karışıyor. Ama izlerini hep bir yerlerde bırakıyor.
Buckingham Sarayı
Trafalgar Meydanı’ndan aşağıya, Buckingham Sarayı tarafına doğru yürüdüm. İngiltere’de yer şekillerinin düz, yokuşsuz olması ve kaldırımların genişliği insanda yürüyüş arzusu uyandırıyor. Birkaç defa Sultanahmet’ten Süleymaniye’ye yürümüştüm; o bir yürüyüş değil, neredeyse tırmanışlı, bol dönüşlü bir parkur gibiydi.
Buckingham Sarayı’na yürürken, ‘The Mall’ denilen kırmızı asfaltlı meşhur yoldan, St. James’s Parkı’nı geçerek sarayın kapılarına ulaştım. Sarayın üzerinde dalgalanan bayraktan anladım ki içeride Kral Charles bulunmaktaydı. İngiltere’deki adete göre, eğer hükümdar sarayın içinde ise, Royal Standard denilen bayrak asılır. Diğer zamanlarda ise Büyük Britanya’nın bayrağı olan Union Jack dalgalanır.

Windsor Kalesi
Bu seyahatimde Londra’da uğradığım bir başka mühim durak da Windsor Kalesi oldu. Adından da anlaşılacağı üzere, şehrin Windsor bölgesinde yer alıyor. Kimine göre kale, kimine göre saray sayılan bu yapı, hâlen hususî ikametgâh olarak kullanılan ve dünyada en uzun süredir yerleşik hayatın sürdüğü kalelerden biri. İnşası 11. asra, Birinci William (Fatih) zamanına kadar uzanıyor. Windsor’un kendine mahsus bir havası var; başlı başına bir yazıyı hak ediyor. Onu da ilk fırsatta kaleme alacağım.

Londra’da Osmanlı Topu
Buckingham Sarayı’nın etrafını dolaştıktan sonra yolda bir meydandan geçerken bizi alâkadar eden enteresan bir şeyle karşılaştım.
Londra’nın göbeğinde, Horse Guards Parade denilen, Londra kraliyet atlı muhafız birlikleri kışlasında bir Osmanlı topu duruyordu. Üzerinde Kanuni döneminden kalma olduğu yazıyordu. Bu Osmanlı topunu gördükten sonra İngilizler neden acaba böyle mühim bir alana bir Osmanlı topunu koymuşlar diye düşünmeden duramadım. Üzerindeki desenler vesaire çok ilgi çekiciydi.
Böyle bir top olduğunu duymuştum ama tevafuken karşıma çıkması beni şaşırttı. Bir Osmanlı topunun, iki büyük dünya savaşında İngiltere adına kararların alındığı bir alanda sergileniyor olması… Sebebi ne ola ki, diye sormadan edemedim.
İngiltere’nin kalbinde sergilenen bu Osmanlı yadigârı üzerine, daha kapsamlı ve kaynaklı bir yazı yazmak da boynumun borcu olsun.

“Bir Şehrin Ardında Kalanlar”
Bir şehri gerçekten görmek, sadece sokaklarını arşınlamakla, müzelerinde vakit geçirmekle yahut meşhur noktalarında fotoğraf çektirmekle olmuyor. O şehrin kokusunu, sesini, insanlarının halini ve gündelik telaşını da duymak, anlamaya çalışmak gerekiyor.
Londra; zamanında güneşin hiç batmadığı imparatorluğun kalbiymiş. Bugünse, güneşin doğmasını bekleyen bir şehir gibi… Görkemli ama yorgun, düzenli ama biraz bezgin, sessiz ama çok şey anlatan bir yer.
Bu satırlar da, şehri yalnızca gözle değil, biraz da gönülle dolaşmaya çalışan bir yolcunun, gördüklerine ve hissettiklerine düşürdüğü küçük notlar olsun. Gerisi, yolu düşene, bakmasını bilene…
Londra’dan birkaç fotoğraf:









——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.
Kalemin kavi, yolun açık olsun,.Yüreğine sağlık ✨