
Ömrümün her anı, sanki bir kayboluş gibiydi. Çocukluğumda kim olduğumu biliyordum. Bir çocuğun özgürlüğüne, saf bakışlarına, dünyayı keşfederken hissettiği heyecana sahiptim. Ama zaman ilerledikçe, içimdeki benliğin bir şekilde silindiğini fark etmedim. Ömür, her geçen gün beni bir adım daha uzaklaştırmıştı o saf halimden. Her yeni yıl, başka bir maskeyi daha üzerime geçiriyordu.
İlk başta, bu değişim fark edilmedi. Kim olduğumun bir önemi yoktu; herkes, kendi yolunda yürüyordu. Ama zamanla, gözlerimi kapattığımda, kim olduğumu sorgulamaya başladım. Bir insanın kimliğini değiştirmesi, öyle kolayca olan bir şey değildi aslında. Kendi özümü kaybettikçe, sadece dış dünyadan gelen seslere odaklandım. Ailem ne dedi, çevrem ne düşündü, başkaları nasıl bir benlik bekliyordu? Ve bir süre sonra, bütün bu dış etkenler beni o kadar sarstı ki, kendimi aramak yerine, başkalarının öngördüğü kişi olmayı daha kolay buldum.
Bir sabah, yıllardır her sabah yaptığım gibi, uyanıp aynaya bakarken fark ettim ki, yansımamda bir yabancı vardı. O kişi, yıllarca kendime “ben” dediğim kişiden çok uzaktı. Aslında, kendimi kaybetmiş bir haldeydim. O yabancı yansıma, gerçekte ben değildim. Ama bu yabancı, bir başka kişinin isteklerine ve toplumun dayattığı kurallara göre şekillendirdiğim bir kişilikti.
Ömrümün bir kısmında, kendimi bulmak için doğru soruları sormadım. Başkalarının bana sunduğu görüntülerin ardında, kendi sesimi duymayı reddettim. Sosyal medya, dijital dünya, beğeniler, yorumlar… Tüm bu sanal onaylar, her geçen gün daha fazla beni kaybettirdi. Her yeni paylaşımla, her yeni yorumla, kendime yabancılaşıyordum. Benliğim, dijital dünyada kaybolan bir iz gibiydi. Bir anlık onay, geçici bir tatmin sağlıyordu ama uzun vadede boşluk daha da derinleşiyordu.
Ama bir gün, bu maskelerin ardında kaybolmak, artık yaşanacak bir şey gibi gelmedi. Kim olduğumu unuttuğumda, aslında çok daha derin bir şeyin kaybolduğunu fark ettim: Özgürlüğüm. Başkalarına benzemek için, yıllarca harcadığım bu ömrü, kendi kimliğimi aramaya adamak gerektiğini anladım. Ömrümde, kim olduğumu bulmak için bir adım atmalıydım. Kendimi aramaya başladım.
İçsel yolculuğum kolay olmadı. Kendimi bulmak, dış dünyadan gelen baskılarla yüzleşmek, yıllarca gizlediğim korkularla savaşmak demekti. Ama her geçen gün, o kaybolan kimliği bir parça daha hatırladım. Sosyal medya ve dijital dünyanın dış dünyasında kaybolan ben, gerçek benliğimi bulmak için bir adım daha atıyordu. Kendi kimliğimi buldukça, dış dünyadan gelen her şeyin önemi kayboluyordu. Gerçek benliğimi bulduğumda, başkalarına ait olmaktan kurtuldum.
Ömrümün her anında bir arayış vardı. Belki de hayat, bir bulmaca gibi, parçalarından bir araya geliyordu. Kim olduğumuzu unutuyoruz, kayboluyoruz ama yeniden bulmak da bir o kadar mümkün. O kaybolan kimliği, o yabancı yansımayı bulmak için sadece içsel bir yolculuğa çıkmak yeterliydi. Zaman geçtikçe, o kaybolmuş benliği, yeniden hatırladım. Çünkü ömür, sadece geçen yıllardan ibaret değildi. Ömür, kendimizi bulduğumuzda anlam kazanıyordu. Kendini bulmaya cesaret edebilmek, ömrün en değerli anıydı.
Ömrümde kaybolduğum her an, aslında yeniden bulmam için bir fırsattı. Ve şimdi, kendime yabancılaşmadan, her yeni günü, kendi kimliğimi bulmanın yolunda atmaya devam ediyorum. Çünkü zaman geçse de, kaybolmuş olsam da, her insanın içindeki özgür kimlik, hep var olmayı bekler.
Victor Frankl’a kulak verelim; ‘’Kendini bulmak, kendini kaybetmekten daha zor bir iştir.’’ yani Scott Fitzgerald’ın da dediği gibi ‘’Kendini tanımak, hayatın en zor yolculuğudur’’ meşakkatli bir süreç bekler.. Yalnız bu yolculuk, en büyük mükafatla sona erer. ÖZGÜRLÜK sizce de özgürlüğe değmez mi?
——-
Serâzât.com’da yayınlanan yazı ve şiirlerin fikrî hakları ilgili yazar ve şairlere aittir. Bütün hakları saklıdır. İzinsiz kopyalanamaz.